Köşe Yazıları
 Mustafa EYRİBOYUN
Bir Şair Ölür
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ölümü üzerine, önceki gece yarısına doğru TRT-2’de onunla ilgili çekilmiş eski bir belgeseli izlerken birden şair dostlarımı hatırladım. “Yarın onlara başsağlığı telefonu açayım” diye geçti içimden. Muhtemelen şaşıracaklar; “Nereden çıktı bu başsağlığı?” diye. Ancak, “Her şair, şairler ailesinin bir ferdidir” diye düşünüyorum. Biri ölünce, diğerleri yasa boğulur. Deyim yerindeyse, diğerleri de ölür!
Belgeseli izlerken “Bir şair ölür… Bin şair ölür” diye şairane cümle geçmeseydi içimden, belki bu yazıyı yazmamış olurdum. Bir-iki şiirini okumak dışında hiç tanımadıklarım dahil, ölümü haber olmuş bir şairin bu dünyadan göçüp gitmesini duymak, inanılmaz ölçüde sarsar beni. İçimin ta derinliklerine kadar işleyen bu buruk duygunun somut nedenleri olmalı mutlaka... Zaman zaman tam çözdüğümü sansam da, belki kendime bile itiraf edemediğim nedenlerle çözememiş gibi yapar, “bilerek unutur giderim!”
Aslında kötü haberi, akşam 19.45 dersine girmezden beş dakika önce, bir gazetenin internet sayfasında gördüm. Derse “illa geç gelen” öğrencileri beklerken, güncel sohbet konusu çıksın diye, zaman zaman derse girmeden önce internette haberlere bakarım.
Kötü haber denince; borsanın düştüğü, altının yükseldiği “yükselen değerler!” çağındayız ya artık… Bir şairin ölümü de ne ki! Nitekim, dersin başında bilgisayar sunusunun ilk sayfasına yerleştirdiğim Dağlarca’nın fotoğrafını tanıyan ve şu dizesini bilen “doğal olarak(!)” bir tek öğrenci bile çıkmadı: “Uzun yaşamışsın derler bana / Bilmezler seni uzun beklediğimi.” Bu incelikte bir duygu, böyle büyük bir sevgi kaldı mı artık…
Şiirle ilgim, şiir üzerine iki kelime söyleme cesareti bulacak kadar derin değil. Yıllar önce internette tanıdığım bir şair arkadaşım (Aslı Durak) şiir üzerine illâ yazmamı istediğinde ona şöyle yazmıştım: “Tıpkı fen bilimlerinde yapılan buluş gibi, şiir de dilde yapılan buluştur. Şairler de buluşu yapan mucitlerdir”. Bu konuyu başka bir yazıya bırakalım. Zaten yıllar geçti ve ben hala, kendime ait ve şiire dair, bundan daha etkili bir cümle kuramadım.
Bugün 3. sınıflara “Mühendisler İçin Estetik ve Temel Fotoğraf Bilgisi” dersim vardı. Sanırım böyle bir dersi olan tek Makine Mühendisliği Bölümü’yüz, Türkiye’de. Isı Transferi, Klima-Soğutma Sistemleri gibi mesleki derslerin yanında, amatör uğraşım olan fotoğrafçılığı da 2002’den beri ders olarak okutmaya başladım. Öğrencilerle daha sıcak ilişki kurabilmeme imkân verdiği ve makine mühendisi olacak gençlere sanat yoluyla başka bir evrenin kapısını açma fırsatı verebileceğim düşüncesiyle, severek verdiğim bir ders. Yukarıda bahsettiğim gibi, gençlerin Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı tanımayışı da, belki bir başka yazma nedenim.
TRT-2’de, anısına saygı olarak yayınlanan belgeselde, pek çok şair ile beraber Cemal Süreyya da konuşuyordu, İlhan Berk de… Belgeselde İlhan Berk: “Benim için Türk şiirinin en büyüğü O’dur” diyordu. Kendisi de bizzat bir ‘olay’ (vakıa, fenomen) olan İlhan Berk’in “en büyük” dediği, ulusal günlerde “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiiri meydanlarda okunan bir şairi üniversite gençliği tanımıyorsa… Evet, tanımıyorsa; sanatla, şiirle, edebiyatla ilgili, ilgisiz herkesin kara kara düşünmesi gerek.
İçinde bulunduğumuz bu gün; Türkiye’de çok uzun yıllar bilerek ya da bilmeyerek uygulanmış cahilleştirme, kültürsüzleştirme, yozlaştırma politikalarının ‘amaca ulaştığı’ acı gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz gündür. Ey halkım, geçmiş olsun.
Gençlerin, burada en masum taraf olduğunu da söylemeliyim. Onların, testler, her yıl değişen müfredat, ders kitapları, bilim ve felsefe yerine dogmatik bilgiler ve yasaklanan sorgulama istekleri sonucu, nasıl köreltilmiş beyinlerle üniversiteye geldiğini her yıl gözlemliyorum. Ki onları, geldikleri üniversitelerde; entelektüel birikimiyle onlara örnek olacak akademisyenler yerine, ana dili Türkçe’de dahi doğru dürüst yazamayan/konuşamayan ancak İngilizce veya başka bir dilden bilmem kaç puan almaya zorlanan; yabancı dergilerde yayınlanması şart olan, ama ne işe yaradığı tartışılmayan makale yayınlamaya zorlanmış öğretim elemanları karşılıyor.
Dağlarca’nın anısı önünde saygıyla eğilirken, O’nun edebiyatımıza armağan ettiği “Mustafa Kemal'in Kağnısı” şiirinin son bölümü ile bitirelim… Vee… Mustafa Kemal gibi, Türk Dil Kurumu’nu kurmuş ve mirasından pay verilmesini vasiyet etmiş bir liderin önerliğinde, cepheye mermi taşıyan Elifçiklerin desteğiyle kazanılmış Kurtuluş Savaşı’nın kimlere karşı, hangi koşullarda verildiğini asla unutmayalım:
“…
Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri, büyüdü yürek kadar,
Örtüldü gözleri, örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal'in kağnısı, bacım,
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifçik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.”
Mustafa EYRİBOYUN
16.04.2009 00:42 853 okuma.
Yazarın bütün yazıları :
Bir Şair Ölür 16.04.2009 |