Seni Özlüyoruz
Seni Özlüyoruz...
  Site Menüsü
09.09.2010 08:34

  Giris
Kullanıcı Adı

Şifre

Yeni Kayıt

  Şair Ergin GÜNÇE

  Üye Linkleri
 
  Site İstatistiği
Tekil Hit
Bugün : 17
Dün : 23
Toplam : 46360
Çoğul Hit
Bugün : 150
Dün : 351
Toplam : 365988
  Çağşad'a Çağrı/ şiir ( H ü r d e m i )

şiir için lütfen tıklayınız...

  Dünyanın En Eski Aşk Şiiri Tableti
Dünyanın en eski AŞK ŞİİRİ tableti
  B a n n e r

Yenicagsad.com banner 

Bannerimizi sitenize ekleyebilirsiniz.


Köşe Yazıları


İbrahim Bakırtaş
ibakirtas48@gmail.com

Türkçe'nin Tarihçesi ve Korunup Geliştirilmesi

TÜRKÇE’NİN TARİHÇESİ VE KORUNUP GELİŞTİTİLMESİ
 
TÜRKÇENİN TARİHÇESİ
 
           “… Gördüm ki Yüce Tanrı devlet güneşini onların burçlarından doğdurmuş, onlara Türk adını kendi takmış.  Cihan halkının dizginlerini hep onların ellerinde bırakmış. Her kim onların diline sığınırsa, onu kendilerinden sayıyorlar, her türlü korkudan kurtarıyorlar…”
                                                                     Kaşgarlı Mahmut (1008-1105), Divan-ı Lügati’t Türk  (1073 – Bağdat)
 
I.                   GİRİŞ
 
Türk dili, Türk kimliğinin ve kültürünün temel öğesidir. Türkçe’nin konuşulduğu yerlerde başka soydan olan insanlar da Türkleşmiş, Türklerin duygu, düşünce ve inançlarını benimsemiştir. Buna karşılık kimi Türk boyları yabancı dillerin etkisine girince kimliklerini yitirmişlerdir.
Tarihçi Jean-Paul Roux, “Türklerin Tarihi’’ adlı yapıtında [ 1] “Türklerle ilgili olarak kabul edilebilecek biricik tanım dilbilgisel olandır. … Türklerin dili çok büyük bir çekim gücüne sahip olduğundan ilişkide bulundukları birçok insan topluluğu tarafından benimsenmiştir.’’ diyor. Ünlü dilbilimciler, Türkçe’nin yetkinliğini ve kurallı oluş bakımından öteki dillerden üstünlüğünü övmüşlerdir: Max Müller, görüşlerini şöyle açıklıyor: “Türkçe’nin bir dilbilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olanlar için bir zevktir.Türlü dilbilgisi kurallarının belirlenmesindeki ustalık, eylem çekimlerindeki düzenlilik, bütün dil yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilme niteliği, insan zekasının dil aracılığı ile beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır…. Türk dilinde her şey saydamdır, apaçıktır.’’ [ 2] (s.387), [ 3] (s.264).
Jean Deny, “ Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun danışma ve tartışmaları sonucunda oluştuğu kanısını uyandırıyor. Fakat böyle bir kurul, Türkistan bozkırında kendi başına kalmış olarak ve kendi yasaları ya da kendi içgüdüleri itişiyle, insan beyninin yarattığı bu sonucu sağlayamazdı !’’ demektedir [ 2] ,[ 3] .
 
Ancak Türk dilinin üstün niteliklerinin işlenerek gelişmesini geciktiren, dahası engelleyen durumlar tarih boyunca var olagelmiştir. Türklerin “Anayurt’’ diye adlandırdığı Ortaasya bozkırında, doğa koşullarının zorlamasıyla oluşan göçebe yaşamı, yerleşik düzene geçmeyi önlemiştir. Böylece kentlileşme(Uygarlaşma ) zorlaştığından Türkçe’nin gelişmesi gecikmiştir. Bozkırın yorucu-sıkıntılı yaşam koşulları ve olumsuz iklim değişmeleri yüzünden, çevre bölgelere ve özellikle Batı ülkelerine doğru göçen Türk boyları, ayrımlı toplumlarla karşılaşmışlardır. O toplumların dillerinden ve kültürlerinden geniş biçimde etkilenmişlerdir.
Çevre ile ilişkiler ve göçler sonucunda Türkler kendi öz Şamanlık inançları yanında Buda dini, Zerdüşt dini, Mani dini, Hıristiyanlık, Musevilik ve Müslümanlık dinlerini benimsemişlerdir.
Bu dinlerden din terimleri ve deyimleri aktarmışlar, benimsedikleri dinlerin gelenek ve göreneklerini kendilerininkilerle kaynaştırmışlardır.
 
Türkler göçtükleri ülkelerde kimi zaman bağımlı yaşamış, kimi zaman egemen devletler kurmuşlardır. Dıştan evlenme gelenekleri ve gittikleri çevreye uyum sağlamadaki aşırılıkları yüzünden, birtakım Türk boyları Türkçe konuşmayı unutma sonucu kimliklerini yitirmişlerdir. A. Z. Velidi Togan’ın “Umumi Türk Tarihine Giriş’’ adlı kitabında ‘’Eski Çin’de egemenlik süren Türk soyları hep milliyetlerini yitirmişlerdir. Bunlardan Topa soyu hükümdarları, kendi uyrukları olan Türkleri zorla Çinlileştirmişler ve Türkçe konuşmalarını ölüm cezası ile önlemişlerdir.’’ açıklaması yazılıdır[ 4] (s.136). Bulgar Türklerinin Slavlaşması, Suriye’de yerleşen bir bölüm Türkün Araplaşması ve daha nice örnekler bu bağlamda sıralanabilir. Özellikle Müslümanlaşma sürecinde kimi Türk toplulukları, dillerini değiştirerek Acemleşmişler ve Araplaşmışlardır. Oysaki bu süreçte Araplar kendi dillerini “kutsal dil’’ görünümüyle başka uluslara benimsetmek, Acemler ise kendi dillerini İslam etkisinden korumak yolunu izlemişlerdir. Eğer Türkler anadillerinin öneminin bilincine varabilselerdi Türkçe ileri düzeyde gelişmiş bir dil olurdu. Nitekim ünlü tarihçi Bernard Lewis, “Modern Türkiye’nin Doğuşu” adlı yapıtında,  “Eğer Türkler, Fars ve Arap dillerine olan tutkularını kendi anadillerine, Türkçe’ye yönlendirselerdi, bugün Türk Dili dünyanın en ileri dillerinden biri olurdu…” demektedir.
 
II.                ANAYURT KÜLTÜRÜNÜN EGEMEN OLDUĞU ESKİ DÖNEMLERDE TÜRKÇE
 
Dil bilginlerince Ural-Altay dil ailesinden sayılan Türk dili, bu ailenin Altay kolundandır. Türkçe,.öteki Altay dilleri ile birlikte, ünlü harf zenginliği, ünlü uyumu, sözcüklerde dişilik-erillik ayırımının bulunmayışı, eylem tabanının buyurum durumunda ve ad tabanının tekil durumda oluşu, dilbilgisi anlatımlarının soneklerle sağlanması gibi ayırtkan özelliklere sahiptir[ 5] (s.42).
Türkçe’nin dil ürünleri, başka büyük dillere göre oldukça geç yazıya geçirilmiştir. Hun kağanı Mete’nin ünü çevresinde oluştuğu sanılan ‘’Oğuz Kağan Destanı’’, sözlü olarak yüzyıllarca Türk boylarınca söylenegelmiştir. İ.Ö. 750 ile 700 yılları arasında Ural Irmağını aşarak Güney Rusya’ya gelen Saka (İskit) Türklerinin büyük kahramanı Alp Er Tunga adına oluşmuş sözlü destan parçaları, sonradan yazıya geçirilmiş, bilinen ilk Türk edebiyatı örneklerindendir[ 5] . İ.Ö. III. Yüzyılda Altay’ın doğusunda imparatorluk kuran Hunlar’dan ve daha sonra kurulan bir bölüm Türk devletlerinden zamanımıza yazılı belge ulaşmamıştır.
 
Türklerin dil yapısı, ulus bilincine ulaşma ve devlet anlayışları konusunda bize bilgi veren ilk yazılı örnekler, Göktürklerden kalma,.Orhun yazıtlarıdır.Tonyukuk, Kültiğin ve Bilge Kağan adına bengütaşlara yazılmışlardır. VIII. yüzyılın ilk yarısında dikilen bu yazıtlarda Türk dili tarihinin en arı Türkçesi kullanılmıştır. O dönemde Türkçe, yabancı etkilerden uzaktır; ulusal sayılabilecek bir dinleri olduğu için din terimleri Türkçedir. Orhun yazıtlarında koyu ulusçuluk anlayışı ortaya konur[ 5] (s.61). Yazıtlar bilinen ilk Türk abecesi olan Göktürk abecesi ile yazılmıştır[ 6] (s.17). Ayrıca Göktürkler Bozkurt ve Ergenekon destanlarını oluşturmuşlardır.
Kırgızlardan kalma Yenisey yazıtları, küçük bir zaman ayrımıyla, Orhun yazıtları döneminde yazılmıştır.
 
Göktürklerin yerine egemenlik kuran Uygur Türkleri; yerleşik yaşama geçmeleri, kendi Uygur yazıları, benimsedikleri Buda ve Mani dinlerine ilişkin bıraktıkları bol sayıda dinsel metinler ile tanınırlar. Uygurlar döneminde Türeyiş ve Göç destanları oluşmuştur.
Anayurt kültürü döneminde Türk ozanlarının kopuzları eşliğinde, sesleriyle sözlerinin bütünleştiği koşuklar, sagular sonraki dönemlere Türk halk sözlü edebiyatı olarak taşınmıştır.
Daha sonra yöneticiler, seçkinler ve okumuşlar Anayurt kültüründen uzaklaşarak, göçler yoluyla ulaştıkları kültürlerin etkisine –özellikle Arap ve Acem kültürlerinin etkisine- girdiklerinden, Anayurdumuzun Türk dili ürünlerini işleyip geliştirmemişlerdir. Dahası bu ürünleri değersiz görerek, Arapça-Farsça karması, biraz da Türkçe ile tatlandırılmış bir melez dili geliştirme yanlışlığına düşüp kendi kültürlerine yabancılaşmaya destek olmuşlardır.
 
 
III.             MÜSLÜMANLIĞI BENİMSEME DÖNEMLERİNDE TÜRKÇE
 
Arapların Müslümanlığı yayma savaşlarında, İran’ı ele geçirdikten sonra Türk bölgelerine ulaşmaları sırasında çetin bir Türk direnişi ile karşılaşılmıştır. Daha önce Abbasi halifesi Mem’un zamanında (805-807), Türklerden saray kolculuğu birliği kurulmasıyla başlayan Türk-Arap ilişkileri, Oğuz boylarının Müslümanlığı benimsemesi (920-950) ve Karahanlılar’ın Müslüman Türk devleti olarak örgütlenmeleri (960) ile, Türklerin kitleler halinde Müslüman olma sürecine dönüşmüştür[ 7] .
 
Müslümanlaşma sürecinde Türkler, hızla Batı ülkelerine doğru yayılmaya, yeni yurtlar edinmeye ve bu arada kendi kültürlerinden oldukça farklı Acem ve Arap kültürlerinin etkisine girmeye başlamışlardır.Kısa bir süre sonra Müslüman Türkler ile henüz Müslümanlığı benimsemeyen Türkler arasında kültür uçurumu oluşmaya başlamıştır. Müslüman olan Türkler, Şamanlık, Buda dini, Mani dini gibi eski dinleriyle ilintili kültürlerini küfür sayıp toplum belleklerinden silmeye çalışmışlardır. Türk anlayışı yerini Müslümanlık anlayışına bırakmıştır. Örneğin Müslüman Oğuz Boyları “Türkmen’’ adıyla anılmaya başlanmışlar, Müslümanlığı henüz benimsememiş öteki Oğuzları kendilerinden saymamışlardır.
 
Söz konusu din kaynaşmasında Arapların ve Acemlerin tavrı oldukça farklıdır:
Müslümanlığı kendi soylarının dini sayan Araplar, Kur’an dilinin Arapça olması gerekçesine dayanarak, Arapçayı Müslümanlığın yayıldığı her yerde egemen kılmaya çalışmışlardır. Bu akım Emeviler döneminde çok güçlenmiş, en büyük devlet başkanları saydıkları Halife Abdülmelik (685-705) zamanında, Arap dili İslam İmparatorluğunun resmi dili yapılmıştır[ 8] (s.1102).Kutsallaştırılan Arap dili etkisi ile kimi uluslar, örneğin Mısır Kıptileri, Irak Aramileri ve Kuzey Afrika Berberileri, tümden Araplaşmışlardır[ 8] (s.1102). Bu arada birtakım Türk boylarından Arap bölgelerine gidenler, örneğin Suriye’ye giden Türkler, dillerini unutarak Arapça konuşmaya başlayıp Araplaşmışlardır. Müslümanlığı benimseyerek Arap kültürü etkisine giren başka soydan bilginler, İslam Dünyasının bilim dili durumuna getirilen Arapça’ya hizmet etmeye başlamışlardır. Ünlü Türk filozofu Farabî (870-950), Yunanca felsefe terimlerine Arapça karşılıklar türetmiştir.
 
Türkler, Müslümanlığı benimsemeye başladıkları ilk yıllarda, din terimlerini Arapça ya da Farsça’dan almaya fazla eğilim göstermemişlerdir. Çünkü daha önce benimsedikleri Zerdüşt ve Mani dinlerinde İslam dininin kavramlarının birçoğuna karşı gelen din terimlerine Türkçe karşılık türetmişlerdi. X. yüzyılda Karahanlılar döneminde yapılmış Kur’an çevirisinde din terimleri öz Türkçe’dir. Bu çeviride, Kur’anda bulunan 2500 dolayındaki sözcükten yalnızca 9 tanesine Türkçe karşılık türetilmemiştir.
 
Bir süre sonra Türk dili, Arapça ve Farsça’nın yoğun etkisine girmiştir. Türk seçkinleri arasında yazışma dili olarak Arapça, edebiyat dili olarak Farsça hızla yayılmaya başlamıştır. Oysaki Müslümanlığı benimseyen Acemler, kendi dillerini korumasını bilmişler, din terimlerinin Farsça karşılıklarını kullanmışlardır. Türkçeye giren İslam din terimlerinin birçoğu Arapça değil Farsçadır. Farsça yazan şair ve yazarlar, Firdevsî, Sa’di, Hâfız, Nizamî (Türk kökenlidir), Ömer Hayyam, Mevlâna (Türk kökenlidir)… Farsça’yı geliştirmişlerdir.
 
Söz konusu geçiş döneminde Türkçe yazan yazarlarımız pek azdır. Karahanlı dil bilgini Kaşgarlı Mahmut, 1074 yılında tamamladığı “ Divan-ı Lügat-it Türk’’ adlı yapıtıyla Araplara Türk dilini öğretmeyi ve sevdirmeyi amaçlamıştır. Yapıt Arap dili ile yazılmasına karşın, Türkçe sözcükler , deyimler, atasözleri ve koşuk örnekleri içeren çok değerli bir kültür kaynağıdır[ 9] . Bu değerli yapıtta Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğu örneklerle açıklanmıştır. Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in 1070 yılında yazdığı “Kutadgu Bilig’’ (Kutlu Bilgi) adlı yapıt, olgun yazı dili ve güçlü anlatımıyla epik Türk edebiyatının özgün anıtlarındandır[ 5] (s.105). Yazar, dil konusunu işleyen dizelerinde (günümüzün Türkçesiyle): “Dildedir mutluluk dildedir değer; / Dili olmayana insan mı derler? / İnsanda dilince değişir kader; / Ya yurda baş olur ya başı gider / …’’ diyor.
XIII. yüzyılda Cengiz Hanın Moğol İmparatorluğu, yaklaşık olarak, tüm Türk Dünyasını egemenliği altında toplamıştır. Moğol İmparatorluğunun, devlet dili olarak Uygur Türkçesini ve Uygur yazısını kullanması, Arapça ve Farsça’nın Türkçe üzerindeki baskısını önemli ölçüde azaltmıştır[ 4] (s.83),[ 10] (s.119). Timur İmparatorluğu döneminde(1368-1501), Uygur abecesi kullanılmış ve benzer olumlu gelişmeler Timurlular döneminde de sürmüştür. Timuroğullarından Hüseyin Baykara’nın Horasanda kurduğu devletin başkenti olan Herat’ta bulunan sarayında, Sultanın yakın dostluğunu kazanan Ali Şir Nevai (1441-1501), Türkçe’nin Farsça’dan daha ileri bir yazı dili olduğunu kanıtlamak amacıyla, “Muhakemet’ül Lugateyn’’ adlı yapıtını yazmıştır. Bu yapıt zamanın Türkçe ulusçuluğunu temsil eder.Ne yazık ki daha sonra Anadolu’da egemenlik kuran Selçuklularda ve Osmanlılarda bu içerikli yapıt veren aydınlar çıkmamıştır.
İranlıların, İslam ile gelen Arap kültürü etkisine boyun eğmeyişi ve geliştirdikleri tavırlar, ulusal dilin korunup geliştirilmesi bakımından ilginçtir. Emevilerin yerine Abbasilerin egemenlik kurmasına katkıda bulunan Horasanlı Ebu Müslim (Türk kökenli olduğu sanılır), Şüubiyye görüşünün Arap olmayan Müslümanlara ve bu arada özellikle Acemler arasında benimsenmesine öncülük etmiştir. İslamın ilk dönemlerinden başlayarak Arap kökenli Müslümanları ‘’hürr’’ (özgür), Arap kökenli olmayan Müslümanları ise “mevali’’ (mevla’lar = bağışlanmış köleler) sayan Arap İslam Devleti, öteki budunların (kavimlerin) üzerinde baskı oluşturmuştu. Örneğin Halife Hz. Ömer, Arap kadınların dengi sayılmadıkları Arap kökenli olmayanlarla evlenmesini yasaklamıştı. Arap yönetimleri, Arap kökenli olmayanları ikinci sınıf Müslüman sayıyorlardı [ 8] (s.1103),[ 11] (s.150), [ 12] (s.617), [ 13] (s.594). Arap kavmi üstünlüğü görüşüne karşıt olanlar, “Şüubiyye’’ adı ile örgütlenmişlerdir. Ünlü Türk bilgini Birunî (973-1051), bu anlayışı destekleyenlerdendir. Şüubiyye yandaşlığı İran’da ulusal kültürün ve ulusal dilin korunup gelişmesinde etkili olmuştur:
İran’ın ulusal şairi Firdevsî, İlkçağ İran düşüncesini ve inançlarını savunmuş, Arapları ağır dille yermiştir. 1010 yılında Horasan’ın Türk hükümdarı Gazneli Mahmut’a sunduğu, 60.000. beyitlik “Şehname’’ adlı Farsça mesnevisinde, İran mitolojisini yüceltmiş, Arapları ise aşağılamıştır. Firdevsî  Şehnamede: “ Bir zamanlar çölde deve sütü ve kertenkele etiyle geçinen Araplar işi o kadar azıttılar ki, Key’lerin ( eski Fars hükümdarları Keykubat, Keykavus, Keyhusrev v.b.) taçlarını istemeye başladılar. Tuu senin yüzüne kahbe felek tuu!’’ demektedir [ 14] (s.64).
Türk hükümdarı Gazneli Mahmut, İran mitolojisi kahramanları Zal’ı, Zaloğlu Rüstem’i, Saka Türkü kağanı Alp Er Tunga’ya (Efrasyab) karşı savaşlarındaki başarılarından dolayı öven Şehname’yi ödüllendirmiş ve sarayının duvarlarına işletmiştir. Gazneli Mahmut ve kendisinden sonra hükümdar olan oğlu Mes’ut Türkçe konuşmakta idilerse de –Firdevsî’nin Farsça’yı işleyip geliştirme çabalarını destekleyecek ölçüde anadillerinin bilincinden yoksun olduklarından- kurdukları devlet daha sonra Farslaşmıştır. Sonradan kurulan Türk devletlerinde , bu arada Osmanlı’da, Zaloğlu Rüstem bizim ulusal kahramanımız gibi tanıtılmış, buna karşılık Türk kahramanı Alp Er Tunga (Tonga) unutulmuştur. Zaloğlu Rüstem’in Alp Er Tunga’yı hile ile yakalatmasının anısı olarak dilimizde “Tongaya düşmek’’ deyimi kalmıştır. Osmanlı divan şairleri, kendi ulusal destanımızmış gibi Şehname’den etkilenmişlerdir.
 
İslam coğrafyasının geniş bir alanında egemenlik kuran Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1040-1157), Türk halkı ve askerlerine dayanmasına karşın, Türk dilinin gelişmesine önemli bir katkıda bulunmamıştır. Devlet ve seçkinler, bilim ve edebiyat dili olarak Arapça ve Farsça’yı kullanmışlardır. Anadolu Selçukluları (1077-1308) resmi dil olarak Farsça’yı kullanmışlardır[ 15] (s.79). Ünlü Selçuklu veziri Acem asıllı Nizamülmülk, “Siyasetname’’ adlı yapıtını Farsça yazmıştır.Tutucu Sünni İslam anlayışının ideologları Eş’arî ve Gazalî’nin düşüncelerini [ 16] (s.79) egemen kılmak için kurduğu “Nizamiye Medreselerinin’’ dili Türkçe değildir. Anadolu Selçukluları döneminde, Farsça Anadolu’da giderek yaygınlaşıp devlet, bilim ve edebiyat dili olmuş, Arapça’nın bile etkinliğini silmiştir.
 
Moğol istilasıyla Anadolu’ya, Türkmenlere ek olarak Kıpçak, Peçenek, Harizmli gibi öteki Türkçe konuşan boylar gelip yerleşmiştir. O sırada kentli Selçuklu ileri gelenleri kendilerini Türk/Türkmen saymazlar, ‘’Rumî’’ diye adlandırırlardı. Mevlana Celâleddin Rumî, yapıtlarını Farsça yazmanın yanında Türkmenleri aşağılamada aşırı tavır sergiler: “Dünyayı Grekler inşa eder, Türkler yıkar.” demiştir[ 8] (s.157).. Büyük Selçuklu döneminin din ideologu İmam Gazalî’nin “İnsan görünümündeki Türklere dini görev verilmemesini” öğütleyen görüşünden[ 5] (s.160), Anadolu Selçukluları döneminde de vazgeçilmediği anlaşılmaktadır.
 
Bütün bu olumsuz oluşumlara karşın, Türk dilinin büyüleyici etkisi kendini göstererek, Türkçe Anadolu’da hızla yaygınlaşan halk dili olur. Moğol işbirlikçisi Anadolu Selçuklusu sultanlarının egemenliğine başkaldıran Türkmen beyi Karamanoğlu Mehmet Bey’in Konya’yı ele geçirip Siyavuş’u Selçuklu sultanı yapması, Türk dili için mutlu bir olay olur: Karamanoğlu Mehmet Bey, 19 Mayıs 1277’de ünlü fermanını yayımlar: “Bugünden sonra divanda, dergahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den gayrı dil konuşulmayacaktır!” . Türkçe’nin bu bağımsızlık bildirgesiyle, Moğolların ilerlemesini durdurmuş olan “ külahlı, ayağı çarıklı ve kara kilimli Türkmenler’’, Farsça’yı benimsetmeye çalışan “Rumî’’ adı takınmış Selçuklulara karşı bir dil yengisi kazanmışlardır.
 
IV.              OSMANLI DEVLETİNİN BAŞLANGICINDAN TANZİMAT DÖNEMİNE KADAR TÜRK DİLİ
 
Anadolu Selçuklularının son yıllarında, Anadolu’da yaygın halk dili durumuna gelen Türkçe’nin ilk büyük ustası Yunus Emre olmuştur. O, Anadolu Türklerinin inançlarını, yaşam felsefelerini, üzüntü ve sevinçlerini dile getiren eşsiz şiirleriyle ulusaldan evrensele ulaşmıştır.Yunus’un Türkçesindeki açıklık, yalınlık Türkçe’yi yetersiz bulanları yalanlamıştır. Mevlâna’nın Mesnevi’sini okuduğunda çok uzun ve belki biraz da Farsça yazılmış olmasını beğenmeyerek, bu Mesnevi’nin yerine “Ete kemiğe büründüm / Yunus deyi göründüm.’’ beytini önermesi, Türkçe’yi sevenler için etkileyicidir. Yunus’un şiirleri yüzyıllardan beri Türklerin belleğinde yaşamaktadır. Günümüzde Birleşmiş Milletler yapısının girişinde duvara yazılan: “Gelin kardeş olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz’’ dörtlüsü ile Yunus Emre güzel Türkçe ve insancıllık dersi vermektedir.
 
Osmanlı Devletinin ilk yıllarında, bir uç beyi olan sultanların Türkçe’den başka dil bilmemeleri, halkın ve ordunun Türklerden oluşması nedenleriyle devlet dili Türkçe idi. XIV. yüzyılda güçlenmeye başlayan Osmanlı Devleti, saray çevresine Arap ve Acem hayranı ileri gelenleri toplamaya başladı. Türkçe konuşup Türk kültürünü sürdüren Beylikler’in üzerinde Osmanlı egemenliği kurulması, Türkçe’nin gelişmesini durdurmaya başlamıştır. Osmanlının saray dilinde, Türkçe sözcüklerin yerini Arapça ve Farsça sözcükler almaya başlar. Giderek bununla da yetinilmez; Arapça ve Farsça tamlamaları, dilbilgisi kuralları Türk diline sokulur. Halk, sarayın dili ile yazılan sultanların fermanlarını anlayamaz olur. Türkçe’ye karşı bu haksız tutumu, XIV. yüzyıl tasavvuf şairi Âşıkpaşa : “Türk diline kimseler bakmaz idi / Türk dahi bilmez idi bu dilleri / İnce yolu ol ulu menzilleri’’ dizeleri ile eleştirir.
 
Giderek Türkleri ve konuştukları Türkçeyi küçümsemek Osmanlı sarayı çevresinde yandaş bulmaya başlar. “Adlî” mahlasıyla şiir yazan Sultan II. Bayazıd (1481-1512): “Değme, etrak(Türkler) ne bilsin gam-ı aşkı(aşk tasasını) Adlî! / Sırr-ı aşk(aşk gizi) anlamaya hayli idrak(oldukça çok kavrayış) gerek…’’ demesi, bu tavrın en üst devlet katınca da benimsendiğini göstermektedir. Türkler  dışlanarak oluşturulan aşırı Arap-Acem hayranlığı, aynı dönemin Türk kökenli divan şairi Mesihî’nin (Ölümü:1512) yakınmasına konu olur: “Mesîhî gökten insen sana yer yok / Yüri gel ya Arab’dan ya Acem’den” (Ey Mesihî, İsa gibi gökten insen, sana yer yok / Ya Arap ya Acem olman gerek.)
XVI. yüzyılın ünlü ve çok yetenekli şairleri Bakî ve Fuzulî, Arapça-Farsça sözcükler ve tamlamalarla yüklü şiirler yazmışlardır. İçinden çıktıkları Türk halkının duygu ve düşüncelerini paylaşıp halk dili ile yazmadıkları için Arap ve Acem şairlerinin ‘’iyi taklitçileri’’ olmaktan öteye geçememişlerdir. Seçkinler çevresinin sanatçıları olmuşlar, fakat ulusal olamamışlardır. Ulusaldan evrenselliğe gidildiğini kavrayamamışlardır. Oysaki aynı dönemde İngiliz halkının İngilizcesi ile yazan, kendi toplumunun konularını işleyen W. Shakespeare, tiyatro yapıtları ve soneleri[ 18] ile ulusaldan evrensele ulaşmıştır.
 
Türkçe, Anadolu Türklerinin “analarından öğrendikleri dil olarak’’ , varlığını sürdürmüş ve gelişmiştir; egemen Osmanlının desteğini görememiştir. Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu, Kaygusuz Abdal ve daha nice Türk halk ozanları koşmalar, koçaklamalar söyleyerek Türk dilinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı şairlerinden daha özgün, daha kalıcı olmuşlardır. Örneğin en ünlü Osmanlı şairleri, Karacaoğlan’ın  “Çukurova bayramlığın giyerken / Çıplaklığın üzerinden soyarken / Şubat ayı kış yelini kovarken / Cennet demek sana yakışır dağlar’’ dörtlüsü ile başlayıp “Karacaoğlan size bakar sevinir / Sevinirken kalbi yanar göğünür / Kımıldanır hep dertleri devinir / Yas ile sevinci yıkışır dağlar’’ dörtlüsü ile biten koşmasındaki özgün doğa betimlemesinin düzeyine ulaşamamışlardır[ 19] . Bu koşmadaki anlatım akıcılığı ve sözcük zenginliği, Türkçe’nin gücünü ortaya koymaktadır.
 
Osmanlı yazar ve şairleri, Arapça ve Farsça’ya düşkünlüklerini, İmparatorluğun yıkılışına kadar inatla sürdürmüşlerdir. XX.yüzyılda bütün dünyada yoğunlaşan ulusçuluk ve ulusal dilcilik akımları, Osmanlının bu aydın kesimini yeterince etkilememiştir. Örneğin Sultan III. Selim’e divanını sunarak üne kavuşan, bilgili ve yetenekli Osmanlı şairi Maraşlı Zümbülzade Vehbi, “Farisî vü Arabîden (Arapça ve Farsçadan) iki şehbal (kanat) ister / Ta ki Pervaz-ı bülend eyleye (yükseklerden uçabile) anka-yı sühan (şiirin anka kuşu)’’ demektedir[ 20] (s.203)
Osmanlıda, ‘’Osmanlıca’’ denilen karma edebiyat dili, şiir ve süslü düzyazı dili olarak kullanılmanın yanında yazışma dili olarak da kullanılmakta idi. Zor okunan Arap kökenli Osmanlı yazısı ile yapılan yazışmalar, saray çevresinden pek az kişi tarafından güçlükle yapılabiliyordu. Bu olumsuzluklar, okumuş geçinen ufak bir kitleye saygınlık ve sözügeçerlilik kazandırmakta idi. Medresenin öğretim dili ise Arapça idi. İmam Gazalî’nin ideolojisi uyarınca, halk dili olan Türkçe yerine kutsal sayılan Arapça ile din eğitim ve öğretimi yapılarak, din bilgilerinin geniş kitlelerce öğrenilmesi engellenip bu yolla “ulema nüfuzu’’ korunuyordu. Devlet hizmetlerine pek kabul edilmeyen Türkler, Medreseye girebiliyorlardı; ancak Medresede verilen ağır Arapça dil dersleri yüzünden başka bilgiler edinmeye fırsat bulamıyorlardı. Günümüzün ilahiyatçılarından Prof. Hüseyin Atay’ın “Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi’’ adlı kitabından özetleyerek aldığımız aşağıdaki parçada[ 21] (s.146), günümüzde ”üniversitede yabancı dille öğretimi” savunanlara da ibret vardır:
“Bir Fransız, Alman ve İngiliz tefekkürü, felsefeyi ve medeniyeti kendi dilleriyle okumaya ve okutmaya başladıkları andan itibaren doğmaya başlamıştır. Kendi dilleriyle düşünmeye ve yazmaya başladıkları zaman hem dilleri gelişmiş ve hem de ilim, felsefe ve medeniyette atılımda bulunmuşlardır. Çünkü kolay, serbest, zahmet çekmeden düşünme ancak anadil ile olabilir… Dinin dil ile ilgisi yoktur. Arapça yazmayan da Arapça yazan kadar Müslüman olabilir.’’
Osmanlı hazinesinden beslenen, “arpalıkları’’ ele geçirmek için her türlü dolana başvuran ‘’ulema-yı rüsum’’(resmi din bilginleri), çağın bilimlerinin Osmanlıya aktarılmasını önlemişlerdir. “Kadızadeliler’’ adlı din adamı zümresi, dini politik nüfuz aracı durumuna getirmiştir[ 30] ,[ 31] . Din dilinin Türkçe olmasına karşı çıkarak halkın din bilgilerinin doğrusunu öğrenmesini engellemişlerdir. Bu yolla kendi sapıklıklarını ve bilgisizliklerini gizlemeye çabalamışlardır.Bu tür din adamı tavrının çok eski tarihsel geçmişi vardır: İ.Ö. 3000 yıllarında Sümer rahiplerinin kurduğu dinin dili olan Sümerce, İ.Ö. 2400 yıllarından sonra Akad ve Babil rahiplerince - halkın konuşma dili değişmesine karşın - din dili olarak Hz. İsa’nın doğum yıllarına kadar korunmuştur [ 22] (s.67). Aynı anlayışla, Hıristiyan rahipleri İncil’in bayrı (kadim) diller Grekçe ve Latince’den konuşulan halk dillerine çevrilmesine karşı çıkmışlardır. XVI. Yüzyılda İncili ulusal dili Almanca’ya çeviren din adamı Luther büyük tartışmalara neden olmuştur. Akılcılığın ve bilimin Avrupa’da önem kazandığı “Aydınlanma Dönemi’’, ulusal dillere geçişle başlamıştır.
 
Kur’anın başka dillere çevrilmesi de tutucu din adamlarınca, özellikle Sünnî mezhep kurucusu ve izleyicisi imamlarca engellenmiştir. Sünnî mezhep kurucularından Saka (İskit) kökenli İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin, Arapça olmayan dille ibadet edilebileceği yolunda fetva vermesi (kimi yazarlara göre bu görüşünden sonra caymıştır), Hanefiliğin yaygın yandaş bulduğu 800-1200 yılları arasında başka ulusların İslamı kendi dillerinde okuyup anlama kolaylığı sağlamıştır [ 32] (s.106). Daha sonra Fatih Sultan Mehmet’in çağdaşı, Türkmen Beyi Akkoyunlu Uzun Hasan, Kur’anı Türkçe’ye çevirtip huzurunda zaman zaman okutmuştur.[ 34] (s.157). Oysaki Osmanlıda bağnaz görüş Cumhuriyet’e kadar sürmüştür. Üstelik XX. yüzyılın başlarında Araplar bile bayrı (kadim) Arapça ile yazılı olan Kur’anın çağdaş Arapça’ya çevrilmesini istemekte idiler. Arap din bilginleri Kur’anın başka dillere çevrilmesinin uygun olacağını savunuyorlardı. Mısırdaki ünlü ilahiyat üniversitesi Cami-ül Ezher’de öğretim üyesi Prof. Ferid Vecdi bunların arasında idi [ 23] (s.76),[ 22] . Söz konusu görüşlere karşı çıkanların başında ise Osmanlı uleması gelir: Sonuncu Osmanlı Sultanı Vahidettin döneminde Damat Ferit Paşa’nın bakanlar kurulunda Şeyhülislam görevini üstlenmişken, Anadolu’daki Kurtuluş Hareketine katılanlara daha sert davranılması isteği yerine gelmediği için bu görevden çekilen ve de Vahidettin’le birlikte İngilizlere sığınan, Tokatlı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Kur’anın Türkçe’ye çevrilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Mısır’da Arapça olarak yazdığı “Kur’anın Tercüme Meselesi’’ adlı kitabında görüşlerini savunmuştur[ 22] . Kimi din adamlarımızın Arapça ibadette diretmesi, günümüzde bile aşılamamış, Türkçe’nin gelişmesine zararlı bir anlayıştır.
 
Dini kullanan tutucu takımı, basımevinin ülkemize gelişine karşı çıkarak Türkçe yayın birikimini engellemişlerdir. En sonunda 1727 yılında, din adamlarının basımevine izin verdiği şeyhülislam fetvasında, din ve şeriat kitaplarının basılmaması koşulu konulmuştur[ 2] (s.45).
 
Dünyadaki oluşumlara ve Türkçe konuşan halk yığınlarının İstanbul’da toplanmasına bağlı olarak, XVIII. yüzyıldan başlayarak Türkçe, Arapça ve Farsça karşısında önem kazanmaya başlamıştır. Bu dönemin ünlü divan şairi Nedim’in İstanbul Türkçesini kullanarak Türk hece ölçüsüyle koşma yazması, Türkçe’ye tarih kitabı çevirmesi (Müneccimbaşı Tarihi), Osmanlıda “Türk diline dönüşün” belirtisidir.
 
V.                 TANZİMAT DÖNEMİNDEN OSMANLININ SONUNA KADAR TÜRK DİLİ TÜRKÇENİN BAĞIMSIZLIK KAZANMASI
 
XIX. yüzyılın başlarına gelindiğinde Avrupa’da ulusal diller benimsenip gelişmişti. İngiltere ve Fransa gibi kimi ülkelerde ulusal dil yaratıp geliştirme anlayışı çok eski dönemlere kadar uzanmakta idi. Osmanlının Batı dayatması “Tanzimat’’ ile ulusal dile geçilme eğilimini anlamak için, kısaca, Batı’da dil konusuna değinmek yararlı olacaktır:
 
İngilterede 871 yılında tahta çıkan Büyük Alfred, Sakson, Norman ve Keltlerden kurulu devletini ‘’İngilizce konuşan ulus’’ yapmak için çalışmıştı. Hıristiyanlığın Latince dualarını Anglosaksoncaya çevirtip halkın okumasına sunmuştu. Okur-yazarlığın yalnızca din adamlarının bir ayrıcalığı olmasını sakıncalı bulmakta idi. XIV. yüzyılda , edebiyatçı ve diplomat Chauser, İngilizce’nin gelişmesine katkıda bulundu. XVI. Yüzyılda, ulusal halk dilinde yazan W. Shakespeare ve daha birçok İngiliz yazarı İngilizce’yi sanat, kültür ve bilim dili düzeyine çıkardılar [ 15] (s.26).
 
Fransa’da ulusal devlet oluşumu ile Fransızca’nın gelişmesi birlikte yürümüştür. XIII. yüzyılda Paris üniversitesinin kurulması ve “Yüzyıl Savaşları’’ (1337-1453) ulusçuluk duygularını güçlendirmiştir. Kilise de Fransızca konuşulmasına destek olmuştur[ 2] (s.226). Osmanlının tersine, Fransa’da devlet ulusal dili geliştirmeye çalışmıştır. Fransa’da ulusçuluk, “dil ve kültür ulusçuluğu’’  anlayışına dayandığı için Fransızca dünyanın en gelişmiş dillerinden birisi durumuna gelmiştir. 1789 Fransız Devrimini yapan kadronun ilk yaptığı işlerden biri, tüm Fransa’da “Fransızca’nın Paris lehçesinin” konuşulmasını zorunlu kılmasıdır.
 
XIX. yüzyıl başlarında, Osmanlı İmparatorluğu gelişen bilim ve tekniğe ayak uyduramayarak Batı karşısında güçsüz düştüğünden -gönülsüzce de olsa- Batı’nın değer yargılarını benimsemek eğilimine girmişti. Kendi öz halkı Türkler yerine azınlıklara dayanma politikası geri tepmişti. Azınlıklar, Batı’daki ulusçuluk akımlarının etkisi ile başkaldırıp birer birer ayrılıyorlardı. ‘’Kavm-i necip’’ (soylu toplum) diye yücelttikleri Araplar ayrılmaya çalışıyorlardı. Osmanlının dış politikasını yürüten ‘’Fenerli Rumlar’’ güvenilirliğini yitirmişti. Rumlar, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde geliştirdikleri seçkin İstanbullular Rumca’sı “Rumeika’’ dilini bırakıp kökenlerinin dili olan bayrı Grekçe’yi geliştirme çabasına girişmişlerdi[ 15] (s.13). Böyle bir ortamda Türk halkının dilinin bağımsızlığını ve gelişmesini savunan aydınların ortaya çıkması kaçınılmazdı. Ancak Osmanlı Sultanları ve Sarayı çevresi, bu yüzyılda da Arap-Acem dillerine, dolayısıyla kültürlerine,  hayranlıklarını sürdürmüşlerdir. Avrupa’daki gelişmeleri yakından izleyen, şair ve müzisyen Sultan III. Selim (Sultanlık dönemi: 1789-1807) bile aynı yanlış saplantı içinde idi. Bir gazelinde:  “Fârisi-han değilse n’ola İlhâmi / Böyle tertib-i sühan kuvve-i iz’an iledir” (İlhâm Acemce söylemiyorsa neye yarar / Böyle şiir düzenlemek de anlayış gücüyle olur). İlhâmi, III. Selimin takma adıdır.
 
 
Gülhane Hattı Hümayunu(1839) duyurusunun temel ilkesi, Batı’nın benimsediği İnsan Hakları Bildirisinden alındığı için Osmanlı’nın tutucu dayatmaları bir ölçüde yumuşamış, her soyun kendi dilinde eğitim yapmasına olanak tanınmıştı. Bu bağlamda, seçkinler dili Osmanlıca’nın yanında Türk dili gelişmeye başlamıştı. Tanzimat döneminin yazarları Şinasi  Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Suavi ve dönemin öteki aydınları Türkçe’nin gelişmesine katkıda bulundular.Ziya Paşa, divan edebiyatının dilinin ve örneklerinin Türkçe olmadığını, gerçek Türk dilinin İstanbul’da ve taşrada halkın konuştuğu dil olduğunu söyler. Sultan Abdülaziz döneminde Türk dilinin ateşli savunucusu olan, “sarıklı ihtilalcı’’, “başveren inkılâpçı’’ Ali Suavi, yaşamı, düşünceleri, eylemleriyle bir Türk Voltaire’i rolünü üstlenmiştir. Suavi meslek yaşamına bir din adamı olarak başlamış olmasına karşın, dinde laiklik görüşünü savunmuş, ibadetin Türkçeleştirilmesini ve namaz surelerinin Türkçe’ye çevrilmesini önermiştir[ 23] (s.76). Ali Suavi’ye göre Osmanlıca diye bir dil yoktur. O, konuştuğu dili ile yazmış, Arapça ve Farsça kuralların dilimizden atılmasını savunmuştur. Pertev Paşa ile Akif Paşa devlet yazışmalarında dilin yalınlaşmasına çalışmışlardır. Mustafa Reşit Paşa , Âlî  Paşa ve Fuat Paşa bu yolu izlemişlerdir. Âlî Paşa, “Kaba Türkçe”  diye aşağılanan Halk Türkçesi’yle yazmakla övünmüştür. Âlî Paşa, katipleri birtürlü yalın ve açık yazmaya alıştıramadığı için, resmi yazıların Fransızca olarak kaleme alındıktan sonra Türkçe’ye çevrilmesini buyurmak zorunda kalmıştır[ 24] (s.196).
 
Cevdet Paşa Türkçe’ye önemli hizmetlerde bulunmuştur. İlk öğretmen okulu “Darülmuallimin’’ ve ilk Türk akademisi “Encümen-ı Daniş’’ onun katkılarıyla gerçekleşmiştir. Öğretmen okulunun kurulmasında programlara fazla Türkçe ders koydurtması, Medrese yandaşlarını korkutmuştur. 1850 yılında kurulan Akademinin kuruluş tasarısında şu açıklamalarda bulunmuştur:
‘’Akademi Türk dilini geliştirmeye çalışacaktır. Bu dil ihmal edilmiştir. Eskiler eserlerinde Arapça ve Farsça kelimelere o kadar çok yer vermişlerdir ki bir sahifede ancak iki Türkçe kelimeye rastlanabilmektedir.’’.
 
II. Abdülhamit’in tahta geçmesi sonrasında Anayasanın (Kanun-u Esasi) hazırlanmasında dil sorunu ortaya çıktı: Geniş Osmanlı topraklarından Meclise gelecek temsilciler hangi dil ile konuşacaktı? Batı, yüzyıllar önce tek bir ulusal dili egemen kılıp geliştirerek böyle bir sorunla karşılaşmamıştı. Uzun tartışmalardan sonra -azınlıkların tepkileri de yatıştırılarak- Anayasanın 18. Maddesine Osmanlı Devletinin resmi dilinin Türkçe olduğuna ve devlet hizmetlerine gireceklerin bu dili bilmesinin gerektiğine ilişkin hüküm konuldu. Bu Türkçe, “Lisan-ı azbülbeyanı Osmanî ; Arabî, Farisî ve kısmen Türkî’de mürekkeptir” (Tatlı söylenişli Osmanlıca; Arapça, Farsça ve bir parça Türkçe’den bileşiktir) diye tanımlanan  bir dil olup yabacı sözcük ve dil kurallarının  egemen olduğu Osmanlı resmi dilidir. II.Abdülhamit’in Meclisi kapattıktan sonra uyguladığı ağır sansür, dili kapsamadığından, aydınların Türkçe’yi geliştirme çabaları kesintiye uğramamıştır.
II. Abdülhamit, sadrazamlığa atadığı Türkçe bilmeyen Çerkez Hayrettin Paşanın telkini ile devletin resmi dilinin Arapça olmasını istemiş ise de, Sait Paşa’nın ‘’Devlet dili Arapça olursa Türklük ortadan kalkar’’ diyerek karşı çıkması üzerine, bu isteğinden vazgeçmiştir.[ 24] (s.195).
Daha sonra II. Abdülhamit, güvendiği azınlıklardan umudunu kesmiş olacak ki bir Türkmen aşireti olan Karakeçililerle kendisine soy kütüğü bağı kurup onlardan muhafız birliği oluşturmuş, ‘’Ben de Türküm’’ demiş, Türkçe eğitim veren okulların açılmasını desteklemiştir. Öte yandan, Kur’anı Türkçe’ye çeviren hocaları mahkemeye vererek , cepheleri bölme, kişileri birbirine düşürme politikasını ustalıkla uygulamıştır[ 15] (s.161).
 
II. Abdülhamit döneminin baskıcı politikasına karşı çıkan ve direnenlerin bir bölümü, düşünce bakımından Batı yanlısı olmalarına karşın, dil bakımından aşırı Osmanlıcacılık görüşünü benimsemişlerdir. Bu aydınlar “Servetifünun’’ dergisinde bir yayın birlikteliği oluşturmuşlardır. Servetifünunculardan Tevfik Fikret (1867-1915), Cenap Şahabettin (1870-1934), Halit Ziya Uşaklıgil(1866-1945) ağdalı Osmanlıca ile yazdıkları için, kimi yenilikçi düşüncelerini halka duyuramamışlar, Türk dilinin gelişmesine katkıda bulunamamışlardır. O dönemin halk dili ile yazan yazarı Hüseyin Rahmi(1864-1944) ise, İstanbul’u gözlemleyen ve İstanbul Türkçe sini işleyen öyküler, romanlar yazarak dilimize yarar sağlayıp kalıcı olmuştur. Servetifünun döneminde ‘’Türk Şairliği’’ görevini yüklenen Mehmet Emin (1869-1944), Tevfik Fikret kadar yetenekli şair olmasa da, ondan çok fazla ulusuna yararlı olmuş, Türkçe’nin benimsenmesine katkıda bulunmuştur.
Dil konusundaki yanılgısını, Cumhuriyet döneminde Dil Devriminden sonra anlayan Halit Ziya Uşaklıgil, “Kırk Yıl’’ adlı yapıtında  “… sanki Türkçe’den ne kadar uzaklaşılırsa o kadar hüner gösterilmiş olacak vehmiyle bu garibeleri icat etmek o zamanın bir illeti idi…” diye yazmıştır. Ne yazık ki Halit Ziya’nın döneminin Arapça-Farsça illeti, günümüzde daha hafif seyretse de, Frenkçe illeti biçiminde varlığını sürdürmektedir. Türk dilini “Altürki’’ biçimine sokan kafalar, günümüzde ‘’The Türkçe’’ uydurma hevesindedirler. Örneğin Osmanlıca “tahavvül’’ sözcüğü yerine türetip kullanmakta olduğumuz “dönüşüm”ün Frenkçesi “transformasyon”u kullanarak bilgiçlik ve modernlik taslamaktadırlar! Dahası “Türkçe ile bilim yapılamaz’’ diyebilen düzmece bilim adamları çıkabilmektedir.
 
XIX.yüzyılın sonlarına doğru, Türk ve yabancı dilbilimciler Türkçe’nin sözlüğü ve dilbilgisi konularında önemli çalışmalar yapmışlardır. Şemseddin Sami, Türkçe’nin kapsamlı bir sözlüğü olan “Kamus-u Türki’’ adlı yapıtını 1901 yılında yayımlamıştır. Arapça, Farsça ve Türkçe’den karma dil olarak oluşturulan Osmanlıca’nın, Türklerin ulusal dili olamayacağını savunmuştur. 1910 yılında Selanik’te yazı yaşamına başlayan “Genç Kalemler’’ adlı dergi, Türkçe’nin savunuculuğunu yapmış ve gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp bu dergide yayımlanan düşünceleri ve arınmış Türkçe örneği yazılarıyla, Cumhuriyet döneminin dil devrimine öncülük etmişlerdir. Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esasları” adlı yapıtında: “Türkiye’nin milli lisanı İstanbul Türkçesidir; buna şüphe yok! Fakat İstanbul’da iki Türkçe var: Biri konuşup da yazılmayan İstanbul lehçesi, diğeri yazılıp da konuşulmayan Osmanlı lisanı. Acaba milli lisanımız bunlardan hangisi olacak?... Bu iki şıktan birincisi mümkün değildir; çünkü İstanbul’da yazılan lisan tabii bir dil değil, Esperanto gibi sun’i bir dildir. ... Ohalde yalnız bir şık kalıyor: Konuşma dilini yazı dili haline hetirmek.”
 
     TÜRKÇENİN ULUS DİLİ OLARAK BENİMSENMESİ VE GELİŞTİRİLMESİ
 
VI.              CUMHURİYET DÖNEMİNDE TÜRK DİL DEVRİMİ VE BİLİM TERİMLERİ ÇALIŞMALARI
 
Osmanlının son zamanlarında yoğunlaşarak süren Türkçe’yi arındırıp geliştirme etkinlikleri, Türk halkının egemenliğine dayanan Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla güç kazanarak hızlanmıştır.Türkçe sözcüklerin ve dilbilgisi kurallarının Türk diline yerleşmesine karşı olanlar, Cumhuriyet dönemine girilmesi sonucu seslerini kısmak zorunda kalmışlardır. Dil tartışması konusu, Latin abecesine geçme ve bilim, sanat ve felsefe terimlerini Türkçeleştirme üzerine yoğunlaşmıştır.
 
Osmanlı döneminde, tıp, mühendislik ve askerlik terimlerinin Batı dillerinden Osmanlıca’ya çevrilmesi görüşü egemendi. Ancak terim türetmede Türkçe sözcüklerden değil de Arapça ve Farsça sözcüklerden yararlanılmakta idi. Bu “takıntıyla” kimi zaman gülünçlüklere düşülürdü.Örneğin Osmanlının İtalya’dan satın aldığı topların üzerinde “Balliemez’’ damgası bulunduğu için, bu toplar Türkler arasında ‘’Balyemez Topu’’ diye adlandırılmıştı. Ancak Osmanlının bilgiç okumuşları, bu toplara Türkçe bir ad konulduğunu sanarak, Türkçe sözcükleri aşağılık sayıp Türkçe’yi bilimsel ürünleri adlandırmaya yakıştıramadıklarından, Türkçe “Balyemez’’ sözcüğünü, yarısı Arapça yarısı Farsça’ya çevirerek “Asalnemihored’’ yapmıştı. “Asal’’, Arapça “bal”, “Nemi-hored’’ ise Farsça “yemez” anlamına geliyordu [ 32] (s.39). Büyük Türk düşünür ve yazarı Ziya Gökalp bile terimlerin Kutsal Kitabın(Kur’an) dilinden alınmasını önermiştir[ 23] (s.226). Ali Suavi, öteki aydınlardan farklı olarak, Batı’nın uluslararası terimlerinin aktarılmasını savunmuştur[ 26] (s.109).
 
Osmanlının son döneminde gündeme getirilen önemli bir dil sorunu da Arap abecesi idi. Arap abecesinin ünsüz harflerden oluşması, Anadolu Türkçesinde bulunan sekiz tane ünlü harfe Arapça’da karşılık bulunmayışı, Türkçe’nin yazıya geçirilmesinde sorun çıkarıyordu. Çağdaş bir abeceye geçilmesi gereğini birçok aydın dile getirmişse de tutucu kesim ve özellikle Medresenin karşı çıkmasıyla karşılaşılmıştı.
 
Kurtuluş Savaşının zafere ulaşmasından sonra, 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresinde işçi delegelerinden İzmirli Nazım ile iki arkadaşının verdiği Latin harflerinin kabulü hakkında önerge, kongre başkanı Kazım Karabekir Paşa tarafından işleme konulmamıştır. Paşa bu konuda bir demeç vererek “Bizim lisanımızı terennüm edecek hiçbir Latin hurufatı (harfleri) yoktur.’’ demiştir. Kazım Karabekir Paşanın demeci bazı yazarlarca tepkiyle karşılanmıştır. Kılıçzade Hakkı ve Hüseyin Cahit Latin harflerini savunmuşlardır.
 
En sonunda yazı konusu Meclis kürsüsüne gelmiş, İzmir mebusu Şükrü Saraçoğlu “Arap hurufatı, Türk lisanını yazmaya müsait değildir.”  demiştir. Tartışmalara katılan ünlü Türkolog Fuat Köprülü Latin harflerinin kabulüne karşı çıkmıştır. Tarihçi Zeki Velidi Togan da aynı safta yer alarak “Suret-i kat’iyyede bilmeliyiz ki Latin hurufatının lisanımıza tatbiki imkansız ve muzurdur.’’ demiştir.
 
Abece sorununu, Atatürk “Bizim ahenkli zengin dilimiz Yeni Türk Harfleriyle kendini gösterecektir.’’ diyerek, 3 Kasım 1928 tarihinde Mecliste kabulünü sağladığı yasayla, Latin harflerine dayanan Türk abecesini dilimize kazandırmıştır[ 27] . Atatürk’ün yazı devrimi uluslararası ölçekte önemli büyük bir devrimdir. Yeni abecemizin sesçil(fonetik) olması, ülkemizde okur-yazar sayısını hızla çoğaltmıştır. Kökenbilimsel (etimolojik) yazılara sahip olan diller, örneğin İngilizce, söylendiği gibi yazılmamanın olumsuzluğunu taşımaktadır. Bu durum hem o dili konuşan halklara hem de yabancı dil olarak öğrenenlere ağır bir “belleme yükü” getirmektedir.
Yeni yazının benimsenmesi Türkçe’nin yazıya geçirilmesini kolaylaştırmış, Türkçe yazılan kitapların sayısını hızla çoğaltmıştır. Atatürk, yazı devrimi sonrasında zamanının büyük bir kesimini Türk dilinin derlenmesi, işlenip yeni sözcükler türetilmesi çalışmalarına ayırmıştır. Türkçe’nin geleceği konusundaki düşüncelerini şu özdeyişi ile ortaya koymuştur:
“Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtaracaktır.’’
 
Atatürk, gösterdiği hedefe ulaşmak için 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdu. Dil Kurultayları toplayarak bilim adamlarının görüşlerini aldı. Halk dilinden derlettiği ve uzmanlara türettirdiği Türkçe sözcükleri konuşma ve yazı dilimize yerleştirmeye çalıştı.
Atatürk, bilim terimlerinin Türkçe sözcüklerden türetilmesi görüşünü benimsemiştir; Batı terimlerinin aktarılmasına da, Arapça-Farsça kökenli sözcüklerden terim türetilmesine de karşı çıkmıştır.Çok önem verdiği terim çalışmalarına öncülük ederek 1936 yılında matematik terimlerini Türkçe kökenli sözcüklerden türetip “Geometri’’ adlı kitabında örnekleriyle açıkladı[ 28] . Bu kitapta, boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, yatay, düşey, yöndeş, üçgen, yamuk, artı, eksi, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan… ve daha birçok terim - bu alanda çalışacaklara kılavuz örnekler olmak üzere - ortaya konmuştur.
Atatürk’ün benimsediği, ulusal dilin sözcüklerinden terim türetme anlayışı, Batı ülkelerinde bu alanda izlenen yoldan daha ileridir. Batılı’ların kendi dillerine bir ölçüde kaynak olan ölü Latince ve Grekçe dillerinin sözcüklerinden terim türetme anlayışları, kanımızca pek yerinde değildir. Doğru yöntem, ulusal dilin sözcüklerinden terim türetmektir. Terimlerin anlamlarının, türetildikleri sözcüklerin kök anlamlarıyla çağrışım bağı olması, terim öğrenmeyi kolaylaştırır, eğitim ve öğretimde kavrama kolaylığı sağlar. Türkçe’de, kök sözcüğün yapısını bozmadan, türetme ekleriyle çok sayıda yeni sözcük ve terim türetilebilme olanağı bulunduğundan, Hint-Avrupa ve Sami dillerine göre Türkçe’nin sözcük ve bu arada bilim terimleri türetmede önemli bir üstünlüğü vardır. Prof. Doğan Aksan’ın “Türkçe’nin Gücü’’ yapıtında[ 29] açıklandığı üzere, Türkçemiz bu özelliği ile benzersiz üstünlüğe sahiptir. Bu yapıtta “sür-‘’ kökünden, yalnızca Türkiye Türkçe sinde 100 kadar türetilmiş sözcük örneği verilmiştir.
 
Eklerin sözcük kökünü değiştirmemesi, Türkçe’nin sesçil(fonetik) bir dil olmasını sağlamıştır. Latin abecesi ile, okunduğu gibi yazılan Türkçe’miz, Batı’nın gelişmiş dillerine yazım konusunda üstünlük sağlamıştır.
Bütün bu olumlu gelişmelere karşın, Türk Dil ve Yazı Devrimine karşı çıkmayı sürdüren bir bölüm aydın kesimimiz, Cumhuriyet yıllarında da var olagelmiştir.Öncelikle belirtmek gerekir ki dilini yabancı sözcüklerden koruyup arındıran ne ilk ne de tek ülke biziz. Fransa günümüzde bile yabancı sözcük kullanımına yasak koymaktadır. Alman ve Macar dillerinde büyük bir özleştirme yapılmıştır[ 33] . 1936 yılında Kahire’de toplanan Arap dil kurultayı, Türkçe kökenli 3600 kadar sözcüğü Arapça sözlükten çıkarmıştır. Çıkarılan bu sözcükler arasında “sarık’’ örneği Türkçe din sözcükleri de vardır. Ancak Osmanlı kültürü çerçevesinde Arapça-Farsça dil zevkine kapılanlar, terk edilen  Osmanlıca’yı yaşatmak için çaba harcamaktadırlar [ 35] ,[ 36] .
 
Cumhuriyet döneminin kimi politikacılar ve siyasal iktidarları, yandaşlarına şirin görünmek için arınmış öz Türkçe ye karşı çıkmışlardır. Demokrat Parti iktidara geç tikten sonra, 1952 yılında Fuat Köprülü ve 203 arkadaşı Meclise bir önerge sunarak Anayasadaki öz Türkçe sözcüklerin Osmanlıca’ya dönüştürülmesini istemişlerdir. Bu iş için kurulan komisyon daha da ileri giderek Anayasa yerine Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun yeniden yürürlüğe girmesini istemişlerdir.Ünlü Türkçü Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1910 yılında Selanik’te yayımlanan Genç Kalemler dergisinde ortaya koyduğu görüşlerden dönerek , Osmanlıca’yı savunan ve Türkçe’nin söylemini (telaffuz) yeren ateşli bir söylev ile geriye dönüşü desteklemiştir[1]. Tartışmalar sonunda, 32 red ve 9 çekimser oya karşılık 432 oyla Anayasa metni yürürlükten kaldırılmıştır. 1960 İhtilaliyle tutucu dil görüşünden dönülerek Türk Dil Kurumunun çalışmaları desteklenmiştir. Daha sonra 12 Eylül Darbesi sonrası, dilde geriye dönüş zorlamalarına girilmiş, kimi öz Türkçe sözcüklerin kullanılması Yönetim Buyruğuyla yasaklanmıştır. Yasaklanan sözcükler arasında “devrim’’ ve dönemin devlet başkanı Kenan Evren’in soyadı olan ‘’evren’’ sözcükleri bile bulunmakta idi. Fakat dilde özüne bağlı gelişmelere karşı çıkmalar etkili olamamıştır. Dil devrimi başarılı olmuş, toplumun her kesimi yalın Türkçe’yi benimsemiştir. Cumhuriyetimizin yazarları, ozanları arasında Türkçe’yi yüceltenler çoğalmıştır. Örneğin büyük ozanımız Fazıl Hüsnü Dağlarca, Türkçe’ye olan sevgisini şöyle dile getirmektedir: “Seslenir seni bana ovam, dağım / Nere gitsem bulur beni arınmış / …/ Türkçem, benim ses bayrağım”
 
Günümüzde, Türk dili için büyük tehlike “yabancı dilde eğitim’’ politikasıdır. Bu işin ticaretini yapanların siyasi baskı ve yönlendirmeleri, küreselleşme etkileri, ülkemiz kaynaklı bilim üretme yetersizliği ve varlıklı Batı ülkelerinde iş tutup yaşama arzusu gibi çeşitli etkenlerle “yabancı dilde eğitim” yaygınlaşmaktadır.
 
Türk kimliğini korumak, Türk kültürünü geliştirmek, T&uum

21.04.2009 09:32      943 okuma.

   Yazarın bütün yazıları :

  • Türkçe'nin Tarihçesi ve Korunup Geliştirilmesi    21.04.2009
  •   Editörden

    F. Oktay / M.Doğan

    Gündemimiz

      Söyleşi

     

    Ahmet İNAM-Ersin YILANCI

    Söyleşi için tıklayınız

      Dost Site Linkleri

    akashazone.com

    Antolojide Biz

    merihli.com

    edebiyata.com 

    siirakademisi.com

    edebiyatdefteri.com

    forumedebiyat.com

    kemalozer.net

    yazimhane.com

      7/ 24 Üye Destek

    Derneğimiz hakkındaki
    soru ve görüşleriniz için


    Tıklayınız...

      " Deli Rakkase " Habibe Ağaçdelen
    Tasarım ve Yazılım Orden Bilişim
    www.cagsad.com
    Her Hakkı Saklıdır. Copyright © 2007

    Sitemizi 0 kişi ziyaret etmiştir.




    Sitemizde yer alan yazı ve şiirlerin telif hakları yazarlarına aittir. Yayınlanan yazı ve şiirlerin içeriğinden Derneğimiz sorumlu değildir.




    A.İLHAN ŞİİR ÖDÜLÜ İÇİN TIKLAYINIZ...
    W.B.YeatsYosa BusonWilliam Shakespeare
    Su Tung PoThomas MooreVoltaire
    Sarojini NaiduStephane MallarmeShimazaki Toson(1)
    Rudyard KiplingSant TukaramSarah Teasdale
    Paul EluardPaul ValeryRoald Dahl
    Matsuo BashoMuhammed IkbalOmer Hayyam
    M.A.KuzminM.Y.LermontovMark Twain
    Jean CocteauJohn WilmotJRR Tolkien
    Guillaume ApollinaireH.W.LongfellowIngeborg Bachmann
    Federico Garcia LorcaGeorge CanningGoethe
    Dorothy ParkerE.B.BrowningEzra Pound
    Amy LowellA.S.PushkinAnais Nin
    GazaliBertold BrechtAndre Breton
    Dylan ThomasCharles BukowskiCarl Sandburg
    Elizabeth BishopLawrence DurrellEdgar Allan Poe
    Langston HughesGwendolyn BrooksEmily Dickinson
    Ted HughesSylvia PlathOgden Nash
    William ShakespeareWalt WhitmanWilliam Blake